yoğken sordu; furkan çalışkan, raşit ulaş, osman özbahçe, musa günerigök ve muhammed enis özel cevapladı.
''Türkçe, Türkiye’yi ifade edebiliyor mu? Cihan Harbi, İstiklâl Harbi, devrimlerin ve darbelerin büyük kırılmaları, Marmara ve Maraş depremleri, Gezi, 15 Temmuz gibi büyük sosyal başlıklar Türk şiirinde sizce yeterince karşılık buldu mu?''
Osman Özbahçe
Orijinal dil alfabe değişikliğiyle çöktü. Buna da devrim diyorlar: Dünyada Türkiye’den başka dilde devrim yapan devlet yok. O gün bugün tercüme bir dille idare ediyoruz. Dünya savaşından dünyamızı kaybederek çıktık. Alfabe değişikliği de çağdaşlık işi değildir; yenilginin sonuçlarından biridir. Türkiye’de asıl zafer alfabe değişikliğidir. Bu her şeyi değiştirdi. Bugün alfabe değişikliği TDK imlâ kılavuzuyla sürmektedir. Her baskıda yeni baştan kurgulanan bir dil ile nereye gidilebilir? Bugün herkesin kullandığı, üzerine teoriler kurduğu öykü kelimesi TDK sözlüğe 1966’da girmiş. Açıklamasında “Bak. Hikâye” yazıyormuş. Lügatte tarifi yok kelimenin. Adam hastaneye sayrılarevi, mezarlığa gömütlük diyor. Bu dil ne üretebilir?
Giden gelmiyor. Yerine yenisi konulamıyor. İnsan daraldıkça daralıyor. Dil gittikçe yüzeyselleşmekte, derinliğini kaybetmekte. Düşünce dili, edebiyat dili her gün biraz daha kaybolmaktadır. Dil, dil değerini kaybetmektedir. Kuşaklar arası kültürel aktarım görevini yapamamaktadır. Edebiyatı TDK Türkçesine indirgediler. Televizyonlarda duyduğumuz, gazetelerde okuduğumuz dile indirgediler. Şiir, hikâye, eleştiri; Edebiyat dilsizleşiyor. Bu bir milletin dilsizleşmesi demektir. Dilsizleşme, belleksizleşmeye koşut hafıza kaybıdır. Dil, dilde yaşayamayan kelimelerle dolmaktadır. Toplum gittikçe dilsizleşmektedir. Burada suç sadece teknolojinin değil. İşin özünü kaçırmak dilsizleşmektir. Sanatı biçime indirgemek de, salt gerçekçilik de dilsizleşmektir. Her türden yapay, plâstik, hayatla, gerçekle bağını koparmış edebiyat dilsizleşmektir.
Dile ilişkin sorunlar düşünceye ilişkin sorunlardır. İnsanlar acz içinde. Akademide bilgi var, araştırma var; ama yorum yok. Kümeleyip kümeleyip bırakıyorlar. Ben dil konusuna şiir üzerinden geldim. Şair dilin dibinde uyur. Şiir dil ile bir sanattır. Son kitabımda işi biraz daha somutlaştırdım; dil çöktü dedim. Dil çöktüyse anlam yok demektir.
Şiirde dile karşı çıkan akımlar da var dadaizm, gerçeküstücülük… gibi, klâsik şablonda ısrar edenler de. Fakat bunların hepsi dil içinde cereyan eden ve özünde dili sağlamlaştıran çalışmalardır. Dilde sürekliliği, yeniliği kendi doğallığı içinde akışı kesintiye uğratmadan kuran çalışmalardır. Türkiye’deyse dil, dil olayı değildir. Dilde süreklilik dışardan yapılan müdahalelerle sürekli bozulmaktadır. Türkiye’de dile ilişkin perspektif devlet ve toplum tasavvurudur. Bunun yansıması ve ifadesidir. Dil, devlet güçsüzleştikçe tartışma konusu hâline gelmektedir. Türkiye’de sosyal plân, siyaset, devlet, edebiyat anlamında, edebiyatta karşılığını bulma anlamında edebiyat, dil tartışmaları değildir. Siyaset tartışmasıdır. Bu tartışma da eninde sonunda varoluş ve özgürlük tartışmasıdır.
Testi içindekini sızdırır. Türkiye’nin ruhu, Türkiye’yi temellendiren özdür. Bu öz nedir? Muasır medeniyet, Batılılaşma, Kemalizm, kapitalizm? Nedir? Türkiye’de dili doğuran anlam nedir? Varoluş özü özgürlük şartı nedir? Kemalizm mi? Batı mı? Türkiye’yi sistemin bir parçası yaptılar. Tanzimat süreci Birinci Dünya Savaşı’yla resmîleşti. Sistemin karşı çıktığı, değişmesini istediği anlam neyse Türkiye’nin ruhu odur. Türkiye sistem açısından hangi ölçüde kabul görüyorsa o ölçüde vazgeçilen ruhumuzdur. Şair dilin dibinde yaşar. Anlamı doğuran dil ondan yayılır. Bu dil bu adamdır. Bu adam bu ruhun ifadesi, Türkiye’nin yansımasıdır. Bu adamların sayısı arttıkça Türkiye algısındaki pürüzler ortadan kalkacak, gerçek edebiyat gerçek Türkiye bağlamı kurulacak.
-----------------------------------------------------
Furkan Çalışkan
Söz konusu olan “ifade edebilme” ya da “yetebilme” durumunun, eğer sorunun öznesi “dil” ise linguistik bir çerçeveden değerlendirilmesi gerekir. Bu sorunun cevabına gramerden ya da söz diziminden yola çıkarak gideceğimiz bir istikamet yok. O halde özneyi “dil”den “şaire” çevirerek tekrar bakalım. Şairin şiir yazma gerekçesinin doğrudan Türkiye’nin tarihsel süreçleri, toplumsal dinamikleri ya da siyasal yapısı ile kurduğu ilgilerin sonucu olarak ortaya çıktığını varsayarsak eğer- böyle olmaya da bilir- bahsi geçen ana başlıkların etrafında dolaşan, derinine nüfuz eden, bütünüyle ıskalayan, kervana katılan, yoldan çıkan, alkış arayan, taşlanan, nihayetinde sadece ilgi isteyen yüzlerce şairin binlerce şiirini okuduk. Karşılık bulmanın bir cephesinde bu manzara var. Düşünce dünyamızda, sanat hayatımızda, toplumsal hafızanın oluşumunda bir karşılık buldu mu dersek eğer bunun cevabı için şiirin başka disiplinlerle söz konusu başlıkların çerçevesinden kurduğu ortaklığı araştırmak lazım. Bir şiirin bir romancımız için eşik teşkil ettiği, sosyologlarımızın takip ettikleri örüntülere götüren bir rehber haline geldiği, felsefeciler için bir sıçrama anına eşlik ettiği gibi bir büyük düzleme ulaşıldığı an evet “karşılık buldu” diyebiliriz. Açıkçası bunun bir araştırma konusu haline gelip detaylı bir çalışma neticesinde tespit edilebileceğini düşünüyorum zira belli dönem, kuşak ya da akımların bu bağlamdaki etkinliğinin yerini kimi zaman çöl ikliminin devraldığını da hesaba katarsak bütüncül bir sonuç için aktüel cevaplardan da kaçınmak lazım.
-----------------------------------------------
Musa Günerigök
Jean Cocteau “Onsuz edilemeyen bir şeydir şiir –ama neden onsuz edilemediğini bir bilsem.” demiş. Büyük soruların karşısında şiirin konumunu bundan ayrı olmasa gerek. Ya da söyle sorarsak “tarih” ve “şiir”, ne zaman sükûna erecek? Tarih ya da tarihi kapsayacak şekilde hayat, bir dengeye (adalete de denebilir) kavuşursa şiirin ve tarihin sona ereceğinden söz edilebilir; bilhassa Türkiye’mizin hem aktüel hem tarihi yaraları, bunun yanı sıra hem kendisiyle hem dünyayla bitmeyen bir hesabı var, hâl böyle iken, Türkiye ve şiir, yan yana durmaya devam eder.
Sorunun ilk kısmı tersten kurulmuş olsaydı, yani Türkiye Türkçeyi ifade edebiliyor mu şeklinde sorulsaydı daha spekülatif bir soru olurdu. Eskiyen felsefenin kavramlarıyla söylenirse “cevher”in Türkçe, “modus”un/kipin Türkiye olduğunu düşünmeye yatkınım ben. Mekânlar ve şahıslar, özsel olanın medyumlarıdır, Türkçe de bize, Türkiye’ye tekaddüm eder, daha farklı bir deyişle Türkiye’mizin imkânı Türkçededir. Divan edebiyatı, adaleti ve hakikati bildiğine inanan bir dünyanın şiiriydi, Tanzimat sonrasındaki şiirimizin iki esas istikametinin “adalet” ve “hakikat” olması, daha farklı bir dille söylersem “epistemoloji” ve “ideoloji” ekseninde seyretmesi, Divan şiirinde unutuluşa terk edilen şeyin arayışıdır. Örneğin Abdülhak Hamit ile Cenab epistemoloji; Mehmet Akif ve Tevfik Fikret ideoloji tarafındadır; bu iki kavramı biraz revize ederek sonraki şairleri de buna göre taksim etmek mümkündür; Nazım Hikmet, Orhan Veli, hatta Edip Cansever. Tek şair ya da tek şiir, Türk şiirinin bir veçhesidir; “büyük anlam” muarızlarla dolu bu ormanın bütünüdür.
Şiirin güncelle kurduğu ilişki, güncelin şiirden beklediğinden farklı olmuştur çoğu zaman. Gerilim derindedir. Kuşak içi ve kuşaklar arası çatışmalar vardır. Polemos (çatışma) her şeyin babası ve başıdır, demiş Herakleitos. Bir kuşağın elde etmek için canını dişine taktığı şey bir sonraki kuşağın hedonizminde yok olabiliyor. O hâlde çatışma yaratıcılığın diğer ismidir —yıkmak kutsal kini yürekli olmanın. Biz bizi vücuda getirenlerin karşısında başka bir ilhamın tesiri altında kendi hükmünü arayan bir yabancıyız; gençlik tam mânâsıyla budur, daha iyiye veya daha kötüye değil, ama muhakkak başka bir istikamete. Goethe, gerçek’in bir kuşaktan diğer kuşağa aktarılabilen bir şey olduğunu düşünüyordu. Bugün hangimizin aklına böyle bir fikir gelir, demek ki düşünce de maddi tarihin değirmeninde şekilleniyor. Bize gerçeklik duygusu kendi zamanımızdan bulaşır; örneğin tiyatro ancak kendisini yıkma pahasına bir şeyler söyleyebilirdi ve Bertolt Brecht epik tiyatroyu bu yıkımın üzerine kurdu. Ama gerçekte yıkılan ve yeniden kurulan şey nedir ki. Tohum ağaçta, baba oğulda var olmaya devam eder; kültür tarihinde ölen bir form ya da ölen bir stil, tam da öldüğü vakit kendisini daha rahat ifade etme imkânına kavuşur; o hâlde biz tarihi yıkar ve inkâr ederken o kendisini bütün boyutlarıyla ve daha gür bir şekilde ifade etmeyi sürdürür.
Soruda zikredilen güncellik momentumlarının (İstiklal Harbi, darbe ve devrimler, Gezi, depremler, 15 Temmuz vs.) şiirde bir karşılık bulup bulmadığına geçmeden evvel, bu soruya içerilmiş olan bir kabule işaret etmek gerekebilir; bu hadiseler, bizim dünyayla ilişkimizi politik, poetik, felsefi, ekonomik ya da varoluşsal açıdan köklü bir dönüşüme uğratmışlar mıdır? Sanırım bunlardan bazılarında ülkece ortaklaşıyor, bazılarında fikir ayrılığı yaşıyoruz. Örneğin “devrimler”, azımsanmayacak bir kütlenin dünyayla kurduğu ilişkinin kodlarını saklı tutuyorken, yine azımsanmayacak bir kütle için ne aidiyet meselesinde ne de günlük pratiklerde önemli bir konumda bulunuyor. Aynı hâl Gezi ve 15 Temmuz için de geçerli. Fakat tarihi de bunlar üzerinden taksim ediyoruz. Demek ki üç aşağı beş yukarı sosyal tarihimizin “pik noktaları” bunlar. Ya da böyle isimlendirmenin cazibesine kapılıyoruz. Daha sessiz isimler de tercih edebiliriz. Şiirin “vahim olan”ı söylemek diye tuhaf bir derdi olduğu söylenir, ama nasıl? Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler”i —modern Türk şiir panteonunda yadsınmayacak bir yeri olduğu için bu şiiri andım— bir “devrim kritiği” olarak okunduğunda bize neyi söylüyorsa, öyle. Güncelin şiirden beklediğinin “Terziler Geldiler” olduğunu söyleyemeyiz, ama kendi zamanıyla mutlak bir ahenk içinde durabilen şiirler de var; Mehmet Akif, bazen bir dizede hem tarihin eriyen maddesinin posasını hem imkânını gösterir.
“Büyük sosyal olaylar” için tekrar dönüp “büyük şiir”e bakıyoruz. Şiirin tarihsel açıdan mümkün olmayanı mümkün hâle getirmesini beklemek abesle iştigal olmasa da bir delilik emaresi olduğu muhakkak. Pessoa’nin bir şiirinden hatırlıyorum, delilik “büyük olan”ı istemektedir, diyordu. Şiirin bu olup olmadığı şimdilik bir kenarda dursun, 90 kuşağının “epik” atılımı, tarihsel açıdan mümkün değildi örneğin, dönüp dolaşıp arabesk bir melankolide durması kaçınılmazdı. Demek ki bazen bir meltem bir kasırga vehmi uyandırabilir. O meltemin bir kasırgaya neden dönmediğini, niçin sadece tatlı bir esintiden ibaret kaldığını düşünmek ile tarihin akim kalan atılımlarının neden netice vermediğini düşünmek arasında bir fark olmasa gerek. Sınır da imkân da maddi tarihtedir. Örneğin roman, son yüzyılda birkaç güzel örneği olmasına rağmen, bir 19. yüzyıl formu olarak kalmaya devam ediyor. Thomas Mann, Kafka’dan daha uzun soluklu; çünkü Mann, 19. yüzyıl romancılarını andırır; fakat Kafka her hâlükârda Thomas Mann’dan daha günceldir; Thomas Mann’ın öykülemenin felsefî fikirlerinde vardığı yargıları Kafka biçimsel olarak önümüze koyar. Birinde düşünce hâlinde duran şey diğerinin maddesi olmuştur. Demek ki yine de ikisi bir yerde aynı tarihin hükmü altındadırlar. İsmet Özel’in epikten trajik olana doğru seyretmesi, sanırım, bu tarihsel zaruret sebebiyledir. Cihan ve İstiklal Harplerinin içinde bilinçlenen Mehmet Akif, sabit bir yerden konuşma ehliyetine sahipti; Süleymaniye Kürsüsü, belirli bir zeminden, belirli bir sorun ve belirli bir mantıktan dünyaya seslenen şairin imgesidir aynı zamanda. Akif’te buluşalım diyen Ahmet Güntan’ın “Hitaplar”ında aynı hâli bulmak mümkün değil; aynı “cehd”, bu sefer “zeminsiz”liğimizi, “sorunsuz”luğumuzu, “mantık”sızlığımızı seslendiriyor. Demek ki “tarih”, aşikâr hâle geldikçe(!) geleceğin imgesini bizden esirgiyor. Ya da tam mânâsıyla zamanın ruhunu/imgesini kayıt altına alıyor. Şiir, güncel olanda saklı kalarak bizi çarpan şeyin bilimidir denilseymiş diyorum. Resim tarihi çok öğreticidir; Paul Klee’nin “melek”te gördüğü ile Rafael’in “melek”te gördüğü şeyin farkı Batı tarihinin son beş yüzyılını anlamak için kâfi miktarda malzeme sağlar. Şiir bundan farklı değildir; sadece günceldeki gelecek imgesini duyumsatmıyor demek ki, tarihteki farkı da ifşa ediyor.
Tek tek her hadisenin şiirini aramak belirli gün ve haftalar için dizilen metinleri aramaya benzeyebilir; şiirin ve sanatın bundan beri olduğunu düşünürüm. Elbette şiir olarak kotarılmış birkaç metin de bulunabilir ama mesele bundan ibaret olmasa gerek. Daha farklı bir prosedür söz konusudur. 15 Temmuz’dan örnek verelim, 15 Temmuz’la ilgili birkaç şiir hatırlıyorum, ama bunlar değil, “popülist şiir”ler 15 Temmuz’u zikretmek için daha isabetli olur. Hatta 15 Temmuz’dan sonra popülist şiirlerin yazılamamasının (yazılsa da ikna ediciliğinin kalmamasının) bir sebebi de budur; o bir imkândı ve şiir bu imkânı gösteriyordu; ama bir imkân olmaktan çıktıktan sonra şiirden de çekildi. İstiklâl Harbi’nin Namık Kemâl’in şiirlerinde başlamadığını kim iddia edebilir? Tarih, biz onu murat etmesek bile, sınırı çok keskin bir şekilde çizer. Yakın zamanlardaki şiirlerde, insan sadece kendi bedeninden ibaret kalan bir çırılçıplak hâline geldiyse, çökmekte olan bir devrin imgesinden başka bir şey görmediği içindir. Acıya ve çığlığa odaklanırsak, doğumun sadece acı veren bir şey olduğunu düşünürüz; yenidoğan tazeliği içinde beliren o tatlı kalbin atışlarını duyacak bir kulak da taşımalı değil mi?
Hâsılı Türk şiiri Türkiye’nin gelişebileceği aralıkları işaret etmiştir. Bir imkânı göstermeye devam eden şiir bizi kendisine çeken bir sır olma hâlini korur, tükenen imkânları gösteren şiir de nisyanımızın bir parçası olur.
--------------------------------------------
Muhammed Enis Özel
Türkçenin ifade edemeyeceği hiçbir şey yok. Soru, “Türkiye, Türkçeyi ifade ediyor mu?” olsaydı elbette başka bir cevap verirdim. Ancak konuyu yine medyaya getireceğim. Yaşanan dev toplumsal olaylar, öyle ya da böyle Türkçeyi dikkate alan insanların diline siniyor bir kere. Her Türkçe tekellüm edenin bunu doğrudan ifade etmesine lüzum yok bana sorarsanız. Bazılarının Türkçe konuşmasından, bazı sözlerin Türkçe söylenmesinden hicap duyarız bu yüzden.
Gelelim işin medya tarafına. Türkçenin ve Türk şiirinin nerede cereyan ettiğini tespit etmek, sorunun ikinci kısmına cevap verebilmek için hayli önemli. Cihan Harbi, İstiklâl Harbi, devrimler ve darbeler bir yana; Gezi, 15 Temmuz, Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremi bir yana. İzah edeyim. Takvim-i Vakayi’de yayınlanacak bir yazıyı ilk editör padişah Sultan Mahmud, “Bu yazı iyi güzel hoş ama dili biraz ağır mı sanki, gazete bu sonuçta…” kabilinden sözlerle eleştiriyor. Umumun anlayabileceği Türkçe bir yazı dili ihtiyacını dönemin padişahı dahi hissediyor yani. Devam eden dönemde çağın her türlü toplumsal hadisesi gazetelere, dergilere ve matbu edebiyata yansıyor dolayısıyla. Çünkü şiir, iletişimin cereyan ettiği yerde var oluyor. Servet-i Fünun’da yer alan bir makale şu soruyla başlayabiliyor mesela: “Zencilerin futbola istidadları pek mükemmel imiş. Fakat acaba bu sportmenler, resimde görüldüğü gibi futbolu da yalın ayak mı oynuyorlar?” Bugün de buna benzer zenci topçu geyiklerine rastlayabiliyoruz. Ancak edebiyat veya fen dergilerinde böyle bir şeye rast gelmek ne kadar mümkün? Yeri gelmişken söyleyeyim, zamanında edebi hüviyet kazanarak edebiyat akımına isim veren bu “bilim iletişimi” dergisinin, bugün bilimsel içerikler üreten Evrim Ağacı’ndan (bilmeyenler için Youtube kanalı) kalitesi itibarıyla farkı olsa da işlevi bakımından pek bir farkı yoktur.
Gazeteci şair Namık Kemal’in çıkardığı İbret için Ahmet Emin Yalman, “Etkisi açısından onu geçen olmamıştır.” diyor. Çok az kişinin okuma yazma bildiği bir dönemde Türk gençleri, başarısız olsalar da tekrar tekrar yeni medya ile vatan kavramını halka anlatmaya çalışıyor. Bu yayıncılık mücadelesi içerisinde teşekkül eden Türk şiirinin, yayıncı şairlerin toplumsal olaylara kayıtsız kalması, dönemin iletişim organizasyonu itibariyle pek mümkün değil yani. Matbuat, şiiri yalnızca görsel zeminde düşünmeye sebebiyet vermiyor, şiiri haberleştirip kamuoyuna yönelik kılıyor. Bugün elbette bu durumda değiliz. Matbu dergilerin veya gazetelerin ne işe yaradığını bilmiyoruz mesela. Ancak şiirlerini matbu dergilerde basılı bir ürün olarak sergilemeyi, gazete eklerinde varlık göstermeyi maharet sanıyor şairlerimiz. 1 k tirajı olan bir dergide, aslı itibariyle söylemeye ilişkin olan Türk şiirinin kim, nasıl sesi olabilir ki?
Dolayısıyla Çanakkale için Türk şiirinden çıkan ses ile Kahramanmaraş için Türk şiirinden çıkan ses kıyas edilmemeli. Çanakkale, Türk şiirinde karşılık buldu, Kahramanmaraş karşılık bulamadı diyemeyiz yani her ne kadar öyle olsa da. Bunun yerine şairlerin bir türlü isabet edemediği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Şairler gerçekten Türkçenin işler olduğu ve insanlara ulaştığı bir medyum içerisinde mi şiirlerini var ediyorlar mesela? Öyle olsaydı, güncel toplumsal olaylara ilişkin yazılan şiirler, dandik antolojilere terk edilir miydi?
-------------------------------------------
Raşit Ulaş
Türkçenin bize, bizim mi Türkçeye ihtiyacımız var”, önce bu soruyu sormamız gerekiyor. Tarih ve dilin bize getirdikleri gösterdi ki Türkçenin bize ihtiyacının olduğundan çok bizim Türkçeye ihtiyacımız var. Sanatçı dile itaat etmek zorunda çünkü dile karşı sorumluluk topluma karşı sorumluluğu doğuracaktır. Bu bağlamda dilin kırılması, eğilip bükülmesi, önemsenmemesi, toplumsal olarak da sanatçının durduğu yeri kaypak bir zemine oturtur.
Ardından bakmamız gereken şey ise Türk şairinin bu zamana kadar hangi durumlarda ne için şiir yazdığı. Görüyoruz ki yaşamın bütün noktalarında, olumlu olumsuz bütün anlarında şiir var. Hem bireysel hem de toplumsal olarak şiir Türklerin her ânında. Bu bağlamda kendimizi şiirle ifade edebildiğimiz kadar güçlüyüz. Şiirin toplumun gündeminden kalktığı zamanların bizim millet olarak güçsüz olduğumuz zamanlar olduğunu net olarak görebiliriz.
Fakat burada kaçırmamamız gereken bir nokta daha var: Şairin siyasi mi politik mi olduğu. Bugüne kadar toplumsal olaylarda siyasi bir tavır alan şair, son on yılda, özellikle Gezi olaylarının ardından politik bir tavır almaya başladı. Siyasi tavır, her durumda her zamanda ve herkese karşı omurgalı ve dik bir duruş getirirken politik duruş, sanat karşısında politikanın üstünlüğünü, sanatçı karşısında da politikacının üstünlüğünü kabul etmektir. Hâlbuki bizim Türkçeye ihtiyacımız olduğu gibi politikacıların da sanatçılara, sanatçıların onlara ihtiyacı olduğundan daha fazla ihtiyacı var. Bunu göz ardı eden ve hatta umursamayan sanatçılar, hangi ideolojiye mensup olurlarsa olsunlar sanatlarını politikaya feda ettiler. Bu feda ediş ise toplumsal olaylara insani yönden bakmak görevini politik-ideolojik yönden bakmaya bıraktı. Sanatın insani yönden bakmadığı yerde ortaya çıkan sonuçlar bütün toplumun yozlaşmasına katkı sağlamaktan başka bir işe yaramaz.
Herkesin üzerinde ittifak edeceği büyük kırılmalara; “büyük analizler”, “perdenin arkasını görmeler”, “aslında öyle değil de böyle” demeler sanatçıların ağzından sıkça duyulur oldu. Hâlbuki bir sanatçı, olaylara akademisyen soğukkanlılığı ve rasyonalitesiyle, politikacı takiyesi ve kaypaklığıyla bakma görevinde ve durumunda değil. O öncelikle kalbinin sesini dinleyerek hareket eder. Haksız çıkacaksa da kalbinin sesini dinlediği için haksız çıkmayı göze almalıdır.
Bugün ise çeşitli maddi-manevi çıkar, hınç, intikam, hırs gibi sebeplerle birçok sanatçı, özelinde de şair bu şekilde hareket ederek sanatlarını hiçe saydılar, sayıyorlar. Hal böyle olunca sorudaki toplumsal olayların hepsi nicelik olarak şiirde yer bulduysa da nitelik olarak yer bulamadı. Bakalım Gezi ile ilgili kaç şiir yazıldı? Çok. Hangisi şiir? Hiçbiri. 15 Temmuz’la ilgili kaç şiir yazıldı? Yüzlerce. Hangisi şiir? Hiçbiri.
Bütün bunların sebebi politize olma hali. İktidarlar değişse bile zihniyetler aynı kalacak. Bugün olanları eleştirenlerin, ellerine fırsat geçtiğinde eleştirdikleri şeyleri yaptığını çok yakın zamanda gördük. Dün olanları eleştirenlerin de sonradan imkân ellerine geçtiğinde ne hale geldiklerini gördük. Bütün bu çürümüşlük, toplumun iş adamları, sanayicileri, tüccarları için kabul edilir olsa da sanatçı ve özellikle şair için kabul edilebilir bir durum değil. O bakımdan söylenebilir ki Türkçe Türkiye’yi ifade etmek için yeterli fakat birçok şair Türkçe ve Türkiye’yi taşımak için bugün kifayetsizdir.
24.04.2024